top of page

Koşuşturma Virüsü ve Aşısı :)

Güncelleme tarihi: 4 Eki 2023

Yavaşlama durağına hoş geldin 😊


Çok hızlı aktığına inandırıldığımız uyaranlarla dolu bir dünyada

bu yazıda durarak yavaşlamayı seçtin.


Şimdi bir nefes al, omuzlarını gevşet,

yudum yudum okumanın keyfini çıkar! 🙂

Ağacı sev,

yeşili koru,

kampumbağayı öp :)













Pandemide şöyle bir anımı hatırlıyorum:

Kahve makinesinin önündeyim. Dizlerimi birbirine sürtüyorum. Tuvalete gidemiyorum çünkü karar veremiyorum. Acaba düğmeye bassam kahve taşmadan yetişebilir miyim?


O kararı vermeye çalışırken bir anda fark ediyorum;


Evdeyim. Yetişmem gereken hiç bir şey yok. Peki ben ne diye


koşturuyorum?


Yetişmeyen & Bitmeyen İşler


Aklıma hiç tuvalete gitmeden ya da su içmeden geçirdiğim özel sektörde çalışma günlerim geliyor. Esasında böyle günler geçirmek yaygındı. "Yoğunluk" ve "koşturma hali" neredeyse herkes tarafından övünülür bir şeydi.


Garip olan şey bulunduğum yer iş yeri mutfağı değildi, kendi mutfağımdı. Üstelik özel sektördeki işimden ayrılmıştım. Beni bekleyen mailler telefonlar filan yoktu. Yine de kendi işimi kurmak için öyle bir plan yapmıştım ki, bilgisayarı sabah Ferit'ten önce açıyordum. Çalışmadan (esasında koşuşturmadan) durmak bir nevi ayıptı, günahtı. Çok ilginçtir ki özel sektörde çalışırken yıllar boyu açık havada olmaya özenmiştim, iş kurma telaşında kendimi farklı bir dört duvara sıkıştırmıştım. Bir nevi kendi kendimin sıkı yöneticisiydim :)))


Dahası insanların genelde emeklilik hayallerini süsleyen şey benim ise neredeyse 18 yaşımdan beri hayalim olan yavaş bir şehirde yaşamak sonunda gerçek olmuştu. Bir pandeminin ortasındaydım; İstanbul değil sadece, bütün dünya yavaşlamıştı. Bense mutfak ile tuvalet arasında koşturuyordum.


Kahve makinesi ile aramda geçen bu saniyeleri arkadaşıma anlattığımda "Esra, senin bu anlattığın benim hayatımın tamamı..." yanıtını aldım. Yani bu küçük saniye hesaplarını yapan bir ben değildim...


Koşuyorsak Sebebi Var


Toplumsal arka planda hız övgü alan bir nitelik. Minicik bebekken dahi erken öğrendiğimiz anlarda fazladan alkış alıyoruz. Okulda dersleri hızlı kavradığımızda, mutfakta pratik olduğumuzda, işte dağ gibi listeleri devirdiğimizde... Sonra hayatımızın neredeyse her aşamasında hızlı olmak ya övgü alan ya da (olması gereken gibi) kabul gören bir durum.


Duygusal arka planda ise hız, hissetmenin önünde bir nevi engel. Bu çağın teknolojileri de hem duygularımızı daha çok coşturuyor hem de bu duygulardan kaçabilmemiz için daha da çok hızlanabileceğimiz alanlar oluşturuyor. Sonuç; içimizdeki bir şeyler oluyor fakat fark edecek vaktimiz yok.


Tüm bunlar ve daha fazlası ile koşturan topluluklar haline geliyoruz.

Her işimiz "önemli", "acil," ya da konu bize iyi gelen şeyler olduğunda:

"çok isterdik ama vaktimiz yok."


Virüs gibi ama neyse ki aşısı var :)


3 yıl önce bu mutfak sahnesini yaşadığımda aynı zamanda yoga öğretiyordum ve meditasyon pratiğim de vardı. Bu nedenle benim için anda olmakta bu kadar zorlandığımı görmek acı vericiydi. Bununla birlikte düşününce belki de zaten tam da bu sayede o an koştuğumu fark edebildim. Meditasyonda deneyimlenen boşluk halleri, yaşamda da düşünce üretmede boşluklar açmaya yardımcı oluyor ve düşüncelerin durduğu o kısacık anlar idrak hallerini kolaylaşıyor. Bu nedenle bir meditasyon pratiği sürdürmenin koşuşturmaya karşı bir nevi aşı olduğunu düşünüyorum.


2 yılı aşkın süredir, sabahları erken uyanıp kendimle dingin zamanlar geçiriyorum. Bununla birlikte gün içinde dağıldığımda, çok zorlandığımda, yetişmesi gereken şeyler çoğaldığında hani en çok hızlanmam gerektiğini düşündüğüm zamanlarda, bir durup 10 dakikacık dahi olsa meditasyon yapmayı deniyorum. Meditasyon derken de sessizlik meditasyonu kastediyorum. Bir başkasının sesi ve yönlendirmesi olmaksızın nefesimle baş başa kaldığım anlar. Bunlar içimdeki kaplumbağanın keyfini yerine getiriyor, odağını artırıyor :)


Yine de bugünüme geldiğimde hala içimde koşturmaya devam etmek isteyen bir atın varlığını da biliyorum :) Onu bazen yavaşlığa davet etmek çok zor. (Bu zorluğun farklı arka planlarını da keşfettim o da başka bir yazı konusu). Yapılacaklar listesinin, planların peşinden gitmeye bayılıyor. Akşamları yorgun düşüyor... (Ertesi günün sabahındaki o sessizlik halleri, yeni başlayan gün için yeni seçim imkanları sunuyor.)


Her ne olursa olsun elimden gelenin en iyisini yaptığımı hatırlamak,

kendime olan şefkatimi canlandırıyor.


"Eğer günde bir kez meditasyon yapacak dahi vaktin yoksa, ihtiyacın günde iki kez meditasyon yapmaktır." Deepak Chopra

Yavaşlamaya Davet


Birçok kişi için meditasyon yapmak, uyanık bir sessizlik hali içinde durmak o kadar da kolay olmayabiliyor biliyorum. (Yoga eğitiminde uzun meditasyon deneyimlerimin ilkinde zihnimde dönen tek şey kapıdan koşarak çıkıp uzaklaşmaktı 😂 ) Bununla birlikte böylesine uyaranlarla dolu bir dünyada sessizliğe yer açmamızın su gibi ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.


Yeni başlayanlara, zihni alıştığı karmaşadan çekip onu işkence gibi gelen uzuun dakikalarca süren bir sessizliğe sokmaktansa, mini mini sessizlik dakikalarına adım atmalarını öneriyorum . Her gün yapılabilecek olan ne kadarsa o kadarla... Belki 10 saniye ile... Canım hocam Mey, beden bilge derdi her zaman. Bedenimize, ruhumuza güvenelim ve süresi konusunda bizi yönlendirmesine izin verelim diye öneririm 💚


Bununla birlikte meditatif halleri gün içine yaymak için Thich Nath Hanh'ın kurduğu Pulm Village'ta uygulanan farkındalık çanlarını çok ilham verici buluyorum:


"Plum Village'de yaşam pratiklerinden biri şudur; zaman zaman bir zil veya çan çalar. Böyle bir sesi her duyduğunuzda elinizde ne varsa veya o anda ne yapıyorsanız yavaşça bırakırsınız. Ve durursunuz. Ses, tam olarak zihni “o an”a davet eder. Önce bedeni fark eder ve derin doğal birkaç nefes alıp verirsiniz. Anı ve bulunduğunuz yeri tam canlılığıyla hissedersiniz. Köyün birçok yerinde, hatta orman içinde yürürken bile çeşitli zil ve çan sesleri duyulur arada bir. Herkes sözleşmiş gibi; yürüyorsa durur, yemek yiyorsa çatalını bırakır, konuşuyorsa sessiz kalır on-on beş saniye kadar..."

Ürün Kurtiç


Bu çan hikayesini paylaştığımda canım dostum Nuriye, Tanrılar Okulu kitabının yazarı Stefano'ya ait bir alışkanlıktan bahsetti. Stefano ne zaman ezan sesi duysa her ne yapıyorsa bırakıp (konuşmasını dahi kesip) dinlenmek için mola verirmiş. Belki Stefano da bunu kendi ile buluşmaya bir davet olarak yorumluyordu kim bilir.


Herkesin kendine göre bir yöntemi var. Ben de günün farklı farklı saatlerinde yavaşlamayı hatırlamak adına Tibet çanları sesi* ile alarm kurdum. Ne zaman çalsa bir nefesleniyor, yavaşlıyor ve "tam da şu an neye ihtiyacım var..." diye soruyorum.


Diliyorum bu yazı yavaşlamaya dair sana da ilham olmuştur ve

diliyorum yavaşladığın,

yavaşladığın kadarıyla olanları kutladığın bir hafta olur.

Tazelikle,

Esra





 
 
 

2 Yorum


Esracım bakış 'aşı'na bayıldım 🤗 Saniye hesaplamalar çok tanıdık geldi...ben de bir gün kendimi asansörün içinde durmaya bile tahammül edemediğim bir halde yakalamış ve resmen afallamıştım 🙄 sessizliğe yer açma davetin çok kıymetli... teşekkürler 🙏❤️🐢


Düzenlendi
Beğen
Taze Zihin
Taze Zihin
27 Eki 2023
Şu kişiye cevap veriliyor:

Kelime ustalığına hayranım! 😍 Senin de bakış "aşı"na sağlık! Davetlerime hevesle icabet ettiğin için de çok teşekkürler!

Beğen
bottom of page